22 Kasım 2013 Cuma

Etrafındaki Problemli Ürünlerle Problemi Olduğunda Problemli Biri Olarak Görülen Problemçeker Bir Tasarımcı ve Tüketicinin Başından Geçen Başka Hikayelerden Bir Tanesi Daha

Problemli bir ürün olarak ele alacağım pekçok ürün arasından bu gece sizler için panik anında kolay açılmak mantığı ile tasarlanmış ama panik anında kolaylığı bırakın açılamayan bir kapı ile olan hikayemden bahsetmek istiyorum. Problemli ürünler gün geçtikçe artmakta ve dünyamız daha da zor bir yaşama doğru yol almaktadır. Artık şehir ölçeğindeki problemlere duyarsız kalmazken insan ölçeğindeki problemlere de duyarsız kalmamamız yaraşır bize. Şimdi duyargalarımızı açalım ve bir tasarım işçisinin başından geçenlere kulak verelim:
Yıllardan 2007, kahramanımız 27 yaşının baharında, memleketinden kilometrelerce uzaktaki bir minicik cennet kasabada -ki New Paltz denmekteydi adına- mutlu olması gerekirken ev hasreti içerisinde yanıp tutuşmakta. Zira daha özgürlükler ülkesine ayak basalı bir hafta ya olmuş ya olmamış, sistemlere alışılmamış, çay içilememiş, arkadaş edinilememiş. Vaziyetin ciddiyetini tam anlamıyla anlamamız için kadın ruhuyla empati yapabilme becerisinde olmamız da iyi olabilir bana kalırsa (kaldı bile) sevgili okurlar.

Bir dev metal atölyesi, 3 büyük odadan oluşmakta: lisansların stüdyosu, yüksek lisansların stüdyosu, ortak kullanım alanı olan, resimde görülen orta stüdyo. Ve bir adet orta stüdyoya açılan bilgisayar odası. Amerikalılara yaraşır, mükemmel sağlıklı bir ortamın gereği olan süpersonik havalandırma sistemleri tam gaz ve dahi kulaklara dokunmayacak ama yüksek diyebileceğimiz bir sesle çalışmakta. Ortalıkta ateşler yanıyor, dökümler yapılıyor, demirler dövülüp terbiye ediliyor malum. Kahramanımız yavrucak, ev hasretiyle bilgisayar odasında göz yaşlarını saklamadan memleketiyle tek bağlantısı olan bilgisayarın başına oturmuş, odada yalnız. Sonradan her daim dolu olduğunu göreceğimiz bu oda bakınız ki allahın işine o gün bomboş. Bir miktar sanal sörfün ardından odadan çıkmak üzere kapıya el atıyor yavrum ancak kapı açılmıyor. Bir daha deniyor garibim, olmuyor. Kalbe yavaş yavaş ama artan hızda bir kan pompalanması, ufaktan bir çarpıntı geliyor ama önce çaktırmıyor. Etrafına bakıyor hemen ve odadaki telefonu görüyor. Telefonda deniz aşırı aramaya çalışıyor (hay allahım yarabbim) ama telefon o kadar çok tuşa basılmasını bir türlü kabul etmiyor. Artık bu seviyede kafa normal fonksiyonlarını yerine getiremez halde takdir edersiniz ki. İşte bu akla gelen sonraki fikir 118'i aramak oluyor. Burada bir mantık aramayınız sayın okuyucu, mantık burada işlemiyor. O anki saflığından kurtulup hemen internete koşuyor. İstanbul'daki arkadaşına ve belki o an iki oda ötede derste olan danışman hocasına arka arkaya 3-5 email atıyor. Beklesem biri gelir elbet diyorsa da olmuyor, bekleyemiyor. Kapının üzerindeki minicik camdan bakıyor, stüdyo boş. Sonra birileri geçiyor ve kahramanımız can havliyle cama vuruyor. Mükemmel sağlıklı ortamdaki mükemmel havalandırma nedeniyle kapıdan gelen sesi kimsecikler duymuyor. Upuzak bir ülkede geçirilecek iki yılın ilk haftasında yaşanacaklar bunlar olmamalıydı! Ne talihsiz bir başlangıç.

Sonra nasılsa aklına 911'i aramak geliyor. Evet, artık resmen bir Hollywood filminin içinde.
9-1-1:
-Whsıjfmoıapaanıcorwueroıwnevbıus.
-What?
- Wjmosıjfofscelıwaurlawr?

Kahramanımız hiçbirşeyi anlayamıyor ilk anda. Zaten telefonda konuşulan şeyleri anlayabilmesi için birkaç ay geçmesi gerekecek. Sonra bir "what is the emergency" sorusu duyar gibi oluyor. Bu soruya nasıl cevap vermeli? Doğru grameri kurmaya çalışmanın nafile olduğunu anlayınca birşeyler saçmalıyor: New Paltz'da bir okulda, metal stüdyosunda kapalı kaldım. Kampüs polisi yollayalım mı deyorlar, eyi hoş deyorlar ama hangi oda diye soruyorlar. Ne bilem hangi oda. Camdan ilerdeki odanın numarasını okumaya çalışıyor, 320 gibi birşeye benziyor. Bunu söylüyor ve bir an için içini rahatlatan "immediately" kelimesini duyuyor ve telefon kapanıyor. Bir süre bekliyor ama gelen giden yok. Güp güp güp güp. Kalp atıyor. Sonra telefon çalıyor. Güpgüpgüpgüpgüp. Uçarcasına telefona atlıyor ve bu defa telefondaki hangi oda diyor gene. Az sonra orta stüdyoya giren iki polisi görüyor. Meğer içinde bulunduğu oda 320 numaraymış (rabbim acıyor insana be bazen). Adamlar hafif sırıtarak kapıya doğru geliyorlar. Cama yapışmış kahramanımızın burnunu görünce içeri dalıyorlar. İşte öylece içeri dalıyorlar çünkü kapı açık! Kahramanımız rahatladığına mı sevinsin, rezil olduğuna mı üzülsün, evini daha bir çok mu özlesin, ne hissedeceğini bilemiyor. Polisler yüzlerinde artık daha belirgin olan sırıtmaları ile kapının nasıl açıldığını öğretiyorlar kahramanımıza. Az sonra da danışmanı beliriyor kapıda: Are you all right!



Bu hikayemizin asıl kahramanı olan kapıyı sizlere büyük bir şerefle sunuyorum: Emergency Exit Door (bilgisayar odası ve tüm diğer odalarda neden bu kapı türü var onu da anlamış değilim) ve onun panik anında hızlıca itildiğinde kolaycacık açılan kolu. Ben yavaş itmişmişim! Şimdi lütfen söyleyin bana, sorun bende mi?

Tasarımcılar için kıssadan hisse: Panik anında insan beyni süper çalışabileceği gibi zekasından kaybedebilir de. Ancak tüm kullanıcıların ortak davranışının kapının hızla itileceği olduğunu kabul etmek yanlış olacaktır. Bazı kullanıcılar hayatlarında ilk defa muatap oldukları bu kapı koluyla daha itinayla ilgilenebilir ve gerekli hıza ulaşamayabilirler. Üstelik gurbet hasretiyle yanıp tutuşıyorlarsa kapı herkese geldiğinden daha da bir ağır gelecektir insana.


Düğmesi yanlış kahve makinalarına bir başka yazıda değineceğim, müsterih olunuz.