22 Kasım 2013 Cuma

Etrafındaki Problemli Ürünlerle Problemi Olduğunda Problemli Biri Olarak Görülen Problemçeker Bir Tasarımcı ve Tüketicinin Başından Geçen Başka Hikayelerden Bir Tanesi Daha

Problemli bir ürün olarak ele alacağım pekçok ürün arasından bu gece sizler için panik anında kolay açılmak mantığı ile tasarlanmış ama panik anında kolaylığı bırakın açılamayan bir kapı ile olan hikayemden bahsetmek istiyorum. Problemli ürünler gün geçtikçe artmakta ve dünyamız daha da zor bir yaşama doğru yol almaktadır. Artık şehir ölçeğindeki problemlere duyarsız kalmazken insan ölçeğindeki problemlere de duyarsız kalmamamız yaraşır bize. Şimdi duyargalarımızı açalım ve bir tasarım işçisinin başından geçenlere kulak verelim:
Yıllardan 2007, kahramanımız 27 yaşının baharında, memleketinden kilometrelerce uzaktaki bir minicik cennet kasabada -ki New Paltz denmekteydi adına- mutlu olması gerekirken ev hasreti içerisinde yanıp tutuşmakta. Zira daha özgürlükler ülkesine ayak basalı bir hafta ya olmuş ya olmamış, sistemlere alışılmamış, çay içilememiş, arkadaş edinilememiş. Vaziyetin ciddiyetini tam anlamıyla anlamamız için kadın ruhuyla empati yapabilme becerisinde olmamız da iyi olabilir bana kalırsa (kaldı bile) sevgili okurlar.

Bir dev metal atölyesi, 3 büyük odadan oluşmakta: lisansların stüdyosu, yüksek lisansların stüdyosu, ortak kullanım alanı olan, resimde görülen orta stüdyo. Ve bir adet orta stüdyoya açılan bilgisayar odası. Amerikalılara yaraşır, mükemmel sağlıklı bir ortamın gereği olan süpersonik havalandırma sistemleri tam gaz ve dahi kulaklara dokunmayacak ama yüksek diyebileceğimiz bir sesle çalışmakta. Ortalıkta ateşler yanıyor, dökümler yapılıyor, demirler dövülüp terbiye ediliyor malum. Kahramanımız yavrucak, ev hasretiyle bilgisayar odasında göz yaşlarını saklamadan memleketiyle tek bağlantısı olan bilgisayarın başına oturmuş, odada yalnız. Sonradan her daim dolu olduğunu göreceğimiz bu oda bakınız ki allahın işine o gün bomboş. Bir miktar sanal sörfün ardından odadan çıkmak üzere kapıya el atıyor yavrum ancak kapı açılmıyor. Bir daha deniyor garibim, olmuyor. Kalbe yavaş yavaş ama artan hızda bir kan pompalanması, ufaktan bir çarpıntı geliyor ama önce çaktırmıyor. Etrafına bakıyor hemen ve odadaki telefonu görüyor. Telefonda deniz aşırı aramaya çalışıyor (hay allahım yarabbim) ama telefon o kadar çok tuşa basılmasını bir türlü kabul etmiyor. Artık bu seviyede kafa normal fonksiyonlarını yerine getiremez halde takdir edersiniz ki. İşte bu akla gelen sonraki fikir 118'i aramak oluyor. Burada bir mantık aramayınız sayın okuyucu, mantık burada işlemiyor. O anki saflığından kurtulup hemen internete koşuyor. İstanbul'daki arkadaşına ve belki o an iki oda ötede derste olan danışman hocasına arka arkaya 3-5 email atıyor. Beklesem biri gelir elbet diyorsa da olmuyor, bekleyemiyor. Kapının üzerindeki minicik camdan bakıyor, stüdyo boş. Sonra birileri geçiyor ve kahramanımız can havliyle cama vuruyor. Mükemmel sağlıklı ortamdaki mükemmel havalandırma nedeniyle kapıdan gelen sesi kimsecikler duymuyor. Upuzak bir ülkede geçirilecek iki yılın ilk haftasında yaşanacaklar bunlar olmamalıydı! Ne talihsiz bir başlangıç.

Sonra nasılsa aklına 911'i aramak geliyor. Evet, artık resmen bir Hollywood filminin içinde.
9-1-1:
-Whsıjfmoıapaanıcorwueroıwnevbıus.
-What?
- Wjmosıjfofscelıwaurlawr?

Kahramanımız hiçbirşeyi anlayamıyor ilk anda. Zaten telefonda konuşulan şeyleri anlayabilmesi için birkaç ay geçmesi gerekecek. Sonra bir "what is the emergency" sorusu duyar gibi oluyor. Bu soruya nasıl cevap vermeli? Doğru grameri kurmaya çalışmanın nafile olduğunu anlayınca birşeyler saçmalıyor: New Paltz'da bir okulda, metal stüdyosunda kapalı kaldım. Kampüs polisi yollayalım mı deyorlar, eyi hoş deyorlar ama hangi oda diye soruyorlar. Ne bilem hangi oda. Camdan ilerdeki odanın numarasını okumaya çalışıyor, 320 gibi birşeye benziyor. Bunu söylüyor ve bir an için içini rahatlatan "immediately" kelimesini duyuyor ve telefon kapanıyor. Bir süre bekliyor ama gelen giden yok. Güp güp güp güp. Kalp atıyor. Sonra telefon çalıyor. Güpgüpgüpgüpgüp. Uçarcasına telefona atlıyor ve bu defa telefondaki hangi oda diyor gene. Az sonra orta stüdyoya giren iki polisi görüyor. Meğer içinde bulunduğu oda 320 numaraymış (rabbim acıyor insana be bazen). Adamlar hafif sırıtarak kapıya doğru geliyorlar. Cama yapışmış kahramanımızın burnunu görünce içeri dalıyorlar. İşte öylece içeri dalıyorlar çünkü kapı açık! Kahramanımız rahatladığına mı sevinsin, rezil olduğuna mı üzülsün, evini daha bir çok mu özlesin, ne hissedeceğini bilemiyor. Polisler yüzlerinde artık daha belirgin olan sırıtmaları ile kapının nasıl açıldığını öğretiyorlar kahramanımıza. Az sonra da danışmanı beliriyor kapıda: Are you all right!



Bu hikayemizin asıl kahramanı olan kapıyı sizlere büyük bir şerefle sunuyorum: Emergency Exit Door (bilgisayar odası ve tüm diğer odalarda neden bu kapı türü var onu da anlamış değilim) ve onun panik anında hızlıca itildiğinde kolaycacık açılan kolu. Ben yavaş itmişmişim! Şimdi lütfen söyleyin bana, sorun bende mi?

Tasarımcılar için kıssadan hisse: Panik anında insan beyni süper çalışabileceği gibi zekasından kaybedebilir de. Ancak tüm kullanıcıların ortak davranışının kapının hızla itileceği olduğunu kabul etmek yanlış olacaktır. Bazı kullanıcılar hayatlarında ilk defa muatap oldukları bu kapı koluyla daha itinayla ilgilenebilir ve gerekli hıza ulaşamayabilirler. Üstelik gurbet hasretiyle yanıp tutuşıyorlarsa kapı herkese geldiğinden daha da bir ağır gelecektir insana.


Düğmesi yanlış kahve makinalarına bir başka yazıda değineceğim, müsterih olunuz.




25 Ekim 2013 Cuma

Saçları İstediğinden Çok Çok Daha Kısa Kesilmiş Bir Kadının Dramı


            Oysa ki o gün, akşam taze fasülye pişirip yanına yeşil salata yapmayı planlayacak kadar dinlenmiş ve mutluydu. Peki hayat nasıldı? Herzamanki gibi: sürprizlerle dolu!

            O sabah dokuz saatlik uykunun ardından ne kadar dinç uyandığına şaşkın bir şekilde yataktan çıkmıştı. İstediğinden fazla uyumuştu ama buna canını sıkmadı. Atölyeye gitmeden yeni aldığı gözlüklere cam taktırmak için Kuledibi’ndeki gözlükçülerden birine girdi. SGK’dan faydalanarak sadece 35 TL verecek olması pek hoşuna gitmişti. Ancak daha da hoşuna giden gözlüğün beş dakika olarak tabir edilen, takriben 15 dakika olan bir sürede hazır olacak olmasıydı. Atölye kapısında bekleyen öğrencisini daha fazla bekletmemek için çerçeveyi bırakıp öğlen almak istediğini söylemişti. Herşeyi çok iyi bildiğini sandığı ve genelde de pek yanılmadığı için gözlükçüye, odak noktalarımı işaretlemeyecek misiniz, diye sordu. Bu defa yanılmıştı. Türkiye gelişmekte, odak noktaları artık reçeteye işaretlenmekteydi. Sevinç içerisinde dükkandan çıktı. Ders sonrası öğrencileriyle yemek yeme kararı almışlardı. Gözlüğünü alması sadece 3 dakika sürecekti. Gittiğinde hayat yeni bir sürpriz yapmıştı. Türkiye gelişiyor gibi görünse de yerinde saymaktaydı. Reçetede odak noktaları işaretlenmemiş, bu nedenle de gözlük camları kesilememişti. Kendinden emin gözlükçü çalışanı o sırada orada bulunmamaktaydı. Sinirlerine hakim olmaya çalıştı. Odak noktalarının eski teknolojiyle çabucak belirlenmesinden sonra –yeni teknoloji mevcuttu ancak onun vakti yoktu, eskisine mahkum olmak da acaba kimin suçuydu- 5 dakika diye tabir edilen sürede camlar kesildi. Bu herkese göre farklılık gösterebilen süre içerisinde öğrencilerini bekletiyor olmanın verdiği stresle 5 yıl kadar yaşlandığını hissetti. Neyse ki gözlük güzel olmuştu. Haklı çıkmanın verdiği sinir bozukluğuyla üst üste, camların numalarının aynı olup olmadığını, doğru camın doğru numara ayarlandığını filan kontrol ettirdi durdu. Gözlükçünün kabahati büyüktü, sinirlenmeye hakkı yoktu, alttan aldı. Üstüne üstlük bir de SGK için düzenlenen belge normalde sürdüğü gibi 3 dakika sürdüğünden sabrı daha da taşacak gibi oldu. Bunu hisseden gözlükçü imzasını atıp adresini yazdığı için ona “elinize sağlık” bile dedi. Bu ezikliği farkettiği için gözlükçü personeline güler yüzle dükkandan çıkmayı hediye etti.
            Güzel öğle yemeği, güzel hava sıcaklığı, güzel gözlük, güzel kahve ve güzel sohbet hayat güzelmiş gibi hissettirmişti. Bu güzellikleri bir de aslında o an gayet güzel olan ama birazcık uzamış saçlarını kestirerek taçlandırmayı düşündü. Kuaför dönüşü de taze fasülye pişirecekti.
            Kuaför herzaman yaptığı gibi onu tiksindiren şeyi yaptı, yanaklarından öptü. Neyse, hayat güzeldi. Daha saçlar kuruyken istediğini tarif etti. Adama güveniyordu. Üç yıldır kendisinden gayet memnundu. Kuaför bu güveni hissetmişti ve hissetmez olaydı. Adam onu, bekleyen birkaç kişinin önüne geçirecek denli seviyordu. Fakat bunun nedeni daha sonraki bölümlerde anlatılacak belki. Saçı kesmesi beş dakika sürdü. Kız bunu ifade ettiğinde adam şirinlik yapıp,  beş değil üç, dedi. Ön kısım uzun bırakıldığından arkada olanlardan haberdar olmayan kız o sırada mutluluğunun son saniyelerini yaşadığını bilmiyordu. Fakat kafasının umduğundan biraz fazla hafiflediğini hisseder gibi olmuştu. Kesim işlemi bitip arkayı görme aynası geldiğinde olan oldu: 22 sene önce bitlendiğinde ilaçlar fayda etmemiş saçları kısacık kesilmek zorunda kalmıştı. Hayalinde o an ağlamaklı olduğu ve bunu kuaföre ve annesine hissettirmemeyi başardığı şeklinde kalmıştı hep. Oysa annesi bu hikayeyi anlatırken hep “ne çok ağlamıştı o zaman” diye bahsederdi başkalarına. İşte 22 yıl önceki o andaki kalp sıkışması, boğaz düğümlenmesi, göz yaşarması hali gene kendini hissettiriyordu. Ağlamak isteğini bastırmak için kuaföre bu hikayeyi bile anlattı, hem de gülümseyerek. Ancak o an çok pişman ve mutsuz olduğunu da ifade etmeden geçemedi, hem de gülümseyerek. Adam sevdiği müşterisini mutsuz ettiğini görmenin can havliyle saçı düzeltmek adına biraz daha kırpmaya başladı. Kızın koltuğa yaslanmış rahat oturan sırtı artık yaslanmıyordu. Baston yutmuş gibi, koltuktan her an kalkacak gibi, n’olur bana bunu da yapma, der gibi bir hali vardı. Adam son toparlama darbelerini atarken kızcağızın yüreğinden trenler kalkıyor, trenlerin hepsi çok uzaklara gidiyor, tren yolcularının tamamı ve istasyonda bıraktıkları insanlar hep hep hep ağlıyorlardı. Göz yaşları sel olmuş yüreğine akıyordu. Yüzü acı acı gülümsüyor, saçma sapan sözlerle kendini ve hatta kuaförü rahatlatmaya çalışıyordu. Dükkandan ayrılmasından önce geçen son 7 dakika filan adamın gözlerine bakamadı. Bir daha bakabilecek miydi ondan da emin değildi.
            Eve geldiğinde hemen duşa girdi ve kuaförde dökemediği gözyaşlarını duşta dökmeye başladı. Bir ara çocuk gibi bir uluma bile olmuştu. Bu kadar mutluyken nasıl da bu hale gelebilmişti! Belki de kadınsal dönem başlangıcının etkisi olabilir miydi?
            Aynada kafasına yandan baktığında bir yeşil fasülyenin içi gibi görünmesi bir tesadüf müydü?
            Artık saat fasülye pişirmek için çok geçti. Pişirmedi.

 

19 Nisan 2013 Cuma

Geçmişe Yönelik Pimpirikli Tüketici Hikayeleri 1 : Beni Hep Bu Set Üstü Ocak Mahvetti

Evet, pimpirikli tüketici: bu zat tabiki benim. Aslında birşey alırken artık o kadar çok kafa yormuyorum ama aldığım şeyin kalitesine dair endişelerim olabiliyor tabi. Hele ki konu teknoloji, makinalar falansa. Geçmişe yönelik bir mini hikayeyi anlatacağım şimdi:

Bir varmııış, bir yokmuuuş, bir zamanlar Erenköyü'nde oturan Burcu adlı bir kişi varmış. Efenim kahramanımızın annesi babası, bir gelişlerinde kızlarının mutfağındaki gaz kokusunu gidermeye yönelik tüm teknikleri denedikten sonra kokuya çözüm bulamayınca set üstü ocağı yenileme kararı almışlar. Hep birlikte Göztepesi'ndeki bir Arçelik mağazasının yolunu tutmuşlar. Ailesine yük olmak istemeyen Burcu, seçimini çabuk yapmış, zira kriteri netmiş: en ucuz ocağı almak. En düşük model bir ocağı alıp eve dönmüşler. Fakat İstanbul şartları malum, ocak ancak iki gün sonra teslim edilecekmiş. Kahramanımızın, kahramanımız kadar aceleci olan babası ocağın eve hemen gelemeyişine bozulmuş. Ertesi gün de kendi küçük şehrinin yolunu tutmuş. Ocak bir sonraki gün bağlanıp gaz kokusu mutfağı terk-i diyar edince ana babanın gönlü, çakmaklı ocak almış olma mutluluğu ile de kahramanımızın gönlü rahatlamış. Lakin kahramanımızın gönül rahatlığı 1 ay kadar sonra bozulmuş. Güzel güzel çakan ve pişiren ocak birden çalışmaz olmuş. Burcu herzamanki gibi "al işte gene beni buldu, daha yeni alınan ocak da bozuldu" diye kafiyeli bir yakınma ieşliğinde hemmen Arçelik servisinden bir randevu almış.
Şikayetiniz nedir efendim? Daha 1 ay önce aldığım ocak yanmıyor! Peki efendim, teknik servisimizi adresinize yönlendiriyoruz.
Neyse ki garanti kapsamında bozuldu diye sevinmiş Burcu. Günü gelip de servis kapıyı çaldığında Burcu şikayetini ezber etmiş bekliyormuş. Servis daha mutfağa girip de birkaç cümlelik hikayeyi dinlediğinde Burcu'ya: Öğretmen misiniz hanfendü, diye sormuş. Bu durum Burcu'yu sinir etmiş. Nerden belli ki, allah allaaaah. Fakat uzatmamak için he, demiş, servis de tahmin etmiştim diyerek uzatmış. Bu öğretmenlik havasından iyice bir rahatsız olan Burcu ocağın akıbetini öğrenmek için servisin başından ayrılmıyormuş. Servis birkaç kontrolden sonra tüpün yerini sormuş. Balkondaki tüpü yerinden oynatması ile Burcu Öğretmen'e teşhisi koyması bir olmuş:
-Tüpünüzle nerdeyse voleybol oynayacağız hanfendi. Tüpünüz bitmiş.
-Amadahayenideğiştirmiştimbiraydatüpbitermibendeocakyenioluncabozuldusandımamanayarabbiçoközürdilerimhayallah...

Kıssadan hisse: Ocak çalışmadığında ilk iş tüpü kontrol etmezsen garanti kapsamında ücretsiz bakımı sağlanabilecek ürün için gereksiz yere servis çağırma bedeli olan 28 TL'yi paşa paşa ödersin öğretmen hanım.

16 Nisan 2013 Salı

Sınavı tükettim gitti sandım ama tükenmemiş meğer!

Bugün İTÜ'deki kantinden zaralı bazı yüyecekler almak üzereyken bir kadınla karşılaşıyorum. Yanlış anlaşılmasın amma gözlerimiz birbirine kilitlendi desem yalan olmaz. Allahım ben bu kadını nerden tanıyorum? Öyle bir kilitlenme ki, şimdi tam hatırlayamasam da ağzımda "bi' dakka, nerden? nerden?" kadar yarım yamalak, biraz ukala,  şaşakalmanın etkisinde sözler dökülüyor. Kadın gözlerime yapışan gözlerini kurtarıp elindeki tabağı masaya bırakıyor ve "ben sizin sınavınıza girmiştim" diyor. Sınıfa girdiğimde bana istediğim yere oturamayacağımı ve 1 numara olduğumu söyleyen, turuncu pantolonu ve pazar demeden, sınav demeden geldiği bakımlı haliyle dikkatimi çeken gözetmen bu! O zaman kendisine birkaç dakika kafa yormuş, acaba hangi lisenin ne öğretmeni bu insan ve bu sınavda gözetmen olmanın ücreti kaç yüz lira diye düşünmekten kendimi alamamıştım.

Şimdi siz bana söyleyin, acaba bu bir tesadüf mü?

Kendisiyle kimsin, nesin konulu sohbetimizde İTÜ Şehircilik bölümünde hoca olduğunu öğreniyorum. Sınavımın iyi geçtiğini ama sıkıldığımı, sürenin sonuna dek oturmak zorunda kaldığımı anlatıyorum. O da bana ilk sırada olduğumdan beni iyi hatırladığını ve başlangıçta beni takip ettiğini ve böyle gidersem çabucak bitirip çıkacağımı düşündüğünü söylüyor. Arada adım Gülşah mıydı, diye soruyor ama adımı söyleyince hatırlıyor. Arkada 2 dakikada bir bütün kitapçığı sayfa sayfa çevirerek kendisini sinir eden bir kadın olduğunu ve belki onun adının Gülşah olduğunu söylüyor. Gülşah benim en yakın arkadaşlarımdan birinin adı üstelik. (Bak ama bu tesadüf). Birbirimize binanın hangi odalarında ve katlarında olduğumuzu söyleyip "beklerim hihi" diyerek ayrılıyoruz.

Sanıyorum ben bu sınavda ya 1. olacağım (var mı ki öyle birşey!) ya da 1 yanlış yapmış olacağım. Sadece 1 doğru yapmış olabileceğimin aklıma en son gelmesi ve sınavda tüm kitapçığı 2 dakikada bir sayfa sayfa çeviren kadının sesini duyamayacak kadar konsantre olabilmiş olmamdan güzel bir sonuç çıkarıyorum. Siz söyleyin, yepyeni bir sınav tüketicisi olarak ben Burcu, nasılım?
Bence fena değilim yani.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Bir Sınav Tüketicisi Olarak Ben Burcu Nasılım?

-->
Ben bilinçli, aklı başında, çalışkan, bu gibi durumlarda ne yapılacağını bilen bir sınav tüketicisiyim. Ben girdiğim her sınavın hem çalışma süreci raconunu hem de giriş raconunu iyi bilirim. Bu halimle sisteme mükemmel uyum sağlamış sadık bir sınav işçisiyim. Sınav benim ikinci zanaatim. 
 
Bu Pazar YDS’ye girdim. Bu defa herşey bambaşka oldu.
1.     Aylar öncesinden sınav tarihini tespit edip Sermin’e bir email ile bildirdim. Başvuru tarihi kafama kazınmıştı. İşte sanatımı konuşturmaya başlamıştım. Gün gelip çattığında bir sınav ustası olarak başvurumu ilk birkaç gün içinde yapacak, son güne bırakmayacak, oluşan kuyrukları belki öenmsiz haberler arasında görecektim. Fakat bir türlü gidip postaneye başvurumu yapamadım. Ertesi gün başvurunun son günüydü. Neyseki son gün de olsa programımı yapmıştım. Son günden bir önceki gün sabah işe biraz geç kaldım. Saat 9.30 civarı motordayken Sermin’den telefon geldi, saat 10’daki toplantı iptal edilmişti. Geç kalma huzursuzluğumu atmış mutlu bir insan olarak Sermin’e, ben de yoldayım, naber nasılsın, deyiverdim. Sermin de ÖSYM’den geliyorum, başvurunun son gününe kaldım, gibisinden birkaç lakırdı etti. Aman yarabbim, son başvuru yarın değil miydi! Hayatımda sorduğum en güzel soruyu bulmuştum artık: Sermin naber, nasılsın? Hemmen motordan Karaköy’de indim ve postanenin kuyruk muyruk olmayan sakin havası içerisinde başvurumu yapıverdim. Ohhh, kader ağlarını hem örmüş hem örmemişti.
2.     ÖSYM online sisteme geçmişti ve ben bir süre sonra sınav yerime bakmak için siteye giriş yaptım. Yer belli değildi. Allah allah diyerek Sermin’i aradım, bu sınav yeri ne zaman belli olur diye soracaktım. Tabi önce o güzel soruyu sordum. Naber Sermin, nasılsın? İyidir falan filan dedi sanıyorum yanılmıyorsam ama bana “çalışıyor musun?” gibi bir soru sordu. Ben de evet, okuldayım, gibi salak bir cevap verdim bu anlamadığım soruya. Neticesinde okulun dahili hattından konuşuyorduk. O da bana gene yanılmıyorsam, sınava çalışıyor musun diyorum, gibi bir şey dedi. Ben de hangi sınava diye sordum! Bu ikinci utancım olmayacaktı.
3.     Sermin’le konuşmamızı son hafta bir iki test çözeriz, e tabi çözeriz canım, diyerek bitirdik. Sermin bana da fotokopi yapacaktı soruları. Son hafta geldi çattı, biz test çözmedik. Kendimi tanıyamıyordum, ne olmuştu bana böyle?
4.     Bu arada yaklaşık bir ay öncesinden festivalde gideceğimiz bir filmin benim Pazar sabahı sınava girecek olmam sebebi ile Cumartesi seansına gitmemek konusunda benim dışımdaki 5 kişiyi ikna ettim. Sabah sınava gireceğim için filmden sonraki tatlı sohbeti kaçıracaktım ve kalbim buna dayanamazdı. Bu noktada zanaatimin doruklarındaydım. Son gece, Cumartesi gecesi, Ekoloji Kolektifi yararına düzenlenen bir konser dizisine gitmek konusunda yarım yamalak ikna oldum. 21.30’da başlayacaktı, hep dinlemek istediğim arkadaşımın grubu olan Umut Töre Bandosu’nu dinleyip çıkacaktım. En geç 23.00 gibi yolda olacaktım zaten.
5.     Saat 22.30 oldu ama bando çıkmadı. 23.00 oldu, yarım saate çıkarız dedi Umut. Ama git sen, benden ötürü kalma, vicdanım rahat etmez, dedi. Fakat ben önceki müziklerle dans etmeye, ayda yılda bir içtiğim birayı içmeye ve bandoyu beklemeye devam ediyordum. Umut, herşey senin için diyerek sahneye çıktığında saatler yaklaşı 23.30’u gösteriyordu. Bense gecemi yarın sabah sınava gireceğim ulan ben, nidalarıyla hem kendime hem etrafımdakilere dar ederek de geçiriyordum. Bando çıktı, iyi ki kalmıştım. İlk şarkıları içimi burktu ve bir doğulu şahsiyetiyle bu burukluktan müthiş bir tat aldım.
6.     Yaklaşık 1.30’da evdeydim. Sabah 7.45’te kalkacaktım. 9.00 gibi orda olsam yeterdi zaten. Hemen haritada yer tespiti yaptım. Haritaları cep telefonuma indirdim. Halbuki sabah hatırlayacaktım: cep telefonumu evde bırakmam gerekiyordu. Zanaat bunu emrediyordu. Sabah şiş gözlerle kalktım, 8.15’te taksiyi arayıp adresi bilip bilmediklerini tespit ettim. 8.30’da pastanenin önüne bir taksi sipariş ettim. Ne de olsa taksinin tekeri patlayıp yolda kalabilirdim. Yahut sınav yerini bulamayabilirdim. Sınav trafiği zaten olacaktı. Pastaneden kahvaltımı alıp okula varmam tahminen 15 dakika sürdü. 8.40 gibi ordaydım. İşte bir ustalık örneği daha. Geç kalmaktan iyiydi neticede.



7.     Kapıdaki polislerden içeri anahtar sokamayacağımı öğrendim. Anahtarı bahçedeki çay masasına bırakmaya karar verdim. Çaycı anahtarıma bir numara yapıştırdı. Numarayı okuyamadım, birşeye benzemiyor kaç bu, dedim. 1 numara 1 dedi adam. İlk emanet eden bendim. Şaşırdım birden ama nasıl şaşırdım ki buna anlamadım.
8.     Girişte sıram gelince çanta da olmaz dendi. İçinde sadece cüzdanım vardı. Geri gidip çantayı da bıraktım. Sıram tekrar gelmeye yakın cebimden bazı kartlar çıktı. Geri gidip onu da bıraktım. Sağ salim salona girdim sonunda. ÖSYM iyice psikopata bağlamış, alyans dışında takıya bile izin vermiyordu. Devlet evliliği kutsuyordu. Kalem, kağıt, şeker, peçete filan hep içerde veriliyordu. Sınav kamerayla kayda alınıyordu. İçeri girdiğimde bana kimse yol göstermeyince bir sınav sanatkarı olduğumu unutup, istediğim yere oturabilir miyim, diye sordum. Görevli, hayır, deyip renkli bile basmaya tenezzül etmediğim, peruklu gibi göründüğüm aptal giriş kağıdımdaki numaraya baktı. 1 numaradaydım. Bu 1, bir işaret miydi? Ben nasıl olur da kağıdımda yazılan numaraya bakmayı bile akıl edememiştim? Bambaşka biri mi oluyordum yoksa?
9.     Sınav süresince erken çıkacağımı sanmış, uykulu gözlerimden, toparlayamadığım dikkatimden ve aklımdaki bir sürü başka şeyden ötürü son dakikaya kadar ancak bitirebilmiştim sınavı. Hayatımda hiçbir sınavda bu kadar alakasız başka şeyi düşünmemiş yahut sıkılmamıştım. Ufak bir eski alışkanlık olan sınava giriş karın ağrım bile çabucak geçmişti. Sınav hiç umrumda değildi, uzun paragrafları okumaya müthiş üşeniyordum.
10.  Neticede sınavım fena gitmemiş olarak çıktım. Emanetçiden çantayı alırken 1 numaranın bendeki kopyasını çantada unuttuğumu hatırladım. Çaycı amca, hiç sorun değil, biz seni hatırladık dedi. Nasıl unutabilirdi ki, emanet alınıp alınmadığını sormak dahil tam 3 defa gidip gelmiştim. Bu halim eski benden kalan bir özellikti ancak ben, artık ben değildim. Üstekil sınav gene de kötü gitmemişti. Peki ben kimdim ve bu yeni Burcu nasıldı?

17 Mart 2013 Pazar

Yarım Elma Gönül Alma

-->
Bir tüketici hikayesinde daha başbaşayız; şanssız bir tüketicinin hikayesi tabiki. Beş yıl boyunca kullandığım Mac Book’um bir defa bile tamirci yüzü görmezken, bu sebeple düşünmeden aldığım MacBook Pro’m ilk iki ayında 2 kez tamirci gördü. Orasını burasını sevdiğim birgün akra kapakta çıkan sivilceye gözüm takıldı. Sivilce demekle abartmıyorum, bir mini tümsekçik. Ezilme, göçme ya da yamulma değil, fışkırma. Bu zavallı mahlukat güzel olduğu kadar da sinir bozucuydu. Bir yıllık ekstra sigorta yaptırmış olduğum bilgisayarımla sinir içinde yollara düştüm. Bağdat caddesindeki pupa mağazasına yaklaşırken önce karşısındaki kafede bir kahve içeyim, bilgisayarımın içindekileri harici belleğe atayım filan derken mağazanın tadilatta olduğunu gördüm. Allahım, kapalıydı! Sonrasında üst kattaki geçici mağazaya yönlendirmeyi görsem de panikten çıkacak gibi atan kalbimi susuturup kahve planıma dönemedim. Ya ben kahve içerken orası da kapanırsa! Hemmen daldım apartmana, transfer işlemlerimi mağazada gerçekleştirdim. Sivilcenin muayenesinde, içerdeki bir vidanın gevşemesi nedeniyle oluştuğu ortaya çıktı ama gene de servise yollanmasına karar verildi. Ah kalbim. İki gün içinde aranma sözü alarak çıktım ama iki gün sonra aranmamıştım. Ben aradım. Detaylı tetkikte bilgisayarın üzerine oturmuş olduğumu tespit ettiler. Bu tespitin yaratıcılığı karşısında ancak saygı duyabilirdim. Garanti kapsamında olmamasına rağmen benim memnuniyetim için bir defaya mahsus kapağı değiştireceklerini söylediler, ama beklemem gerekiyordu. Bu arada bilgisayarımı alabilirdim. Sigortadan bahseden bile yoktu. 2-3 hafta sonra telefon geldi, Kozyatağı’ndaki servise gittim. Servis bembeyazdı, hastane gibiydi. Çocuğu doktora götürmüş gibiydim. Sivilce dışında harddiskten usul usul gelen tıktıktıktık sesinden bahsedip iyice manyak olduğumu ortaya koydum. Artık sakınıyordum ve her çöp gözüme batıyordu. Sesin hareket sırasında olmasının normal olduğu söylendi. Ancak duruken olduğunu ifade ettiğimde sessizlik oldu, ben şu kapağı bir değiştireyim, dendi. Kapak değişti, sivilce hakkın rahmetine kavuştu, harddisk kendine muatap bulamadı. Ben de kapak değişiminin her defasında bana bir lütuf gibi anlatılmasından hoşlanmadığımı, zaten 1 yıllık ekstra sigorta aldığımı anlattım. Alırken kendim düşürsem bile geçerli olacağı vaadedilen sigortanın kapsamını incelemem tavsiye edildi. Az önce yazmayı unuttuğum, bu defa üst kapakta tespit edilen darbe için bundan faydalanıp faydalanamayacağımı araştırmam da önerildi. Bu darbe ekran ve klavyenin birleştiği yerde benim nasılsa görmediğim ama feci derecede ben burdayım diye bağıran bir yamulma şeklindeydi! Ben de her gittiğim yerde aşırı feedback veren biri oluşumu bozmadım ve adama eski MacBook’umu 5 yıl içinde bir kez bile tamire vermediğimi, Pro’nun ise daha ilk ayında yamulup yumulduğunu anlattım. Adam da beni bu eletronik işleri böyle, biraz da şans işi diyerek uğurladı.